Darağacı

Önce  “İslami Terörist” kavramı yaratılarak Afganistan’ın işgal edilmesi sağlandı. Sonra nükleer silah yalanıyla da Irak işgal edildi.
Akabinde Fas’tan Mısır’a başlatılan “Arap Baharı” , Libya’da Kaddafi’nin başına gelenler, Suriye’de yaşananlara baktığımızda Türkiye’nin izleyeceği Ortadoğu politikasının milletimizin geleceği için ne kadar önemli olduğu görülmektedir.
Peki Ortadoğu’nun tarihi geçmişi ve bugünü arasında Türkiye, olayların neresinde olacaktır?
Küresel elitler, Libya’da lojistik desteğini sağladıkları Türkiye’nin şimdi Suriye’de, sonrasında İran’da yapılacak müdahalede öncü olmasını istiyorlar.
 Kısacası artık Corç yerine, Mehmetler ölsün isteniyor.
Peki Türkiye ne yapacak, ne yapmalı? 2012 yılında Türkiye’yi hangi tehlikeler bekliyor? “Arap Baharının” hedefi hangi ülke? Suriye’de yaşananların iç yüzü ne?


İşte bu sorulara cevap bulabileceğiniz bir kitap olan  Darağacı: (Bop) Türkiye, İran, Suriye çıktı.
Rıfat Serdaroğlu, Murat Köylü ve Zahide Uçar ile birlikte hazırladığımız bu kitap, Bilim Gönül yayınevinden okurlarla buluştu. Çıkalı bir hafta olmadan D&R’da en çok satanlar listesine 12. sıradan girdi. Bugün ise şu satırları yazarken en çok satan ilk 5 kitaptan biri.
Bugünü ve geleceğimizi etkileyecek günümüzün en önemli meselesine ilgi duyan, destek veren tüm okurlara şahsım ve arkadaşlarım adına teşekkür ederim.
 Not : Eee birader 19 Mayıs ile ilgili bir şey yazmayacak mısın diyorsanız eğer..
Kısaca yazalım.

Başbakan 19 Mayıs törenlerinde artık tanklar, toplar yürümüyor diye övünüyor.
Sanki geçit törenini yapan düşman ordusu…

Tövbe Estağfurullah…

Posted in Genel | Tagged , , , , | Leave a comment

Her Okula Bir İnek Şart

Milli Eğitim Bakanlığı’nın ilköğretim okullarında süt dağıtma kampanyası dün başladı.

Çocukların sağlıklı olmak için içtikleri sütten 12 ilde 1193 öğrenci zehirlendi.

Hükümet yetkililerin yaptığı açıklamalar ise evlere şenlikti.

Yok süt dağıtılan çocukların bünyeleri hassasmış da, yok milyonlarca öğrenci içinde 1500-2000 öğrencinin hassasiyet gösterip alerjik reaksiyon vermesi normalmiş.. .. miş miş…

Oysa düşünemedikleri sadece Adana’da bir okulda 150 öğrenci zehirlendi. Bu durumda acaba süte karşı alerjisi olanların hepsini bir okulda mı toplamışlar? Öyle ise bunu nasıl başarmışlar?

Siyasal, kültürel ve gıdasal terör ile her gün zehirlenen insanlarımızı Başbakanlık kindarlıkla, İçişleri Bakanlığı biber gazıyla, Eğitim Bakanlığı ise şimdi sütle zehirliyor..

BAŞBAKAN Erdoğan’a sorsanız biz değil devlet dağıttı der.

Peki ama Devletin görevi nedir?

Devletin görevi, terörü bitirmek yerine teröristlerle görüşüp müzakere mi yapmaktır?

Devletin görevi, sanatı ve sanatçıyı korumak yerine, sanatı karalayıp tiyatroları mı kapatmaktır?

Devletin görevi okulu olmayan köylere okul yapmak yerine, Suriye’den gelen muhalifleri her gün milyonlarca lira harcayarak ağırlamak, isyancılara para ve yiyecek yardımı mı yapmaktır?

Devletin görevi, üretim yapan tesis ve fabrikalar kurmak yerine var olanı da satıp makarna kömür mü dağıtmaktır?

Devletin görevi okulunu bitirmiş atanmayı bekleyen onbinlerce öğretmen varken, okullara melle-molla mı atamaktır?

Devletin görevi, milli birlik ve bütünlüğü sağlamak yerine, milleti etnik köken ve mezheplere mi bölmektir?

Devletin görevi işsiz insanlara iş imkanı yaratıp, evine ekmeğini, sütünü götürmesini sağlamak yerine, çocuklarına bozuk süt verip zehirlemek midir?

Devletin görevleri bunlar mıdır?

Eleştiriyorsun da kardeşim çözüm önerin nedir diyenler için önerim.

Memlekette zaten yeterince öküz var. Öyleyse her okula da birer inek şart kardeşim.

Levent Bulut

Posted in Genel | Tagged , , , , | Leave a comment

Demokrat Türkiye

Eğer şehidine “kelle” diyen bir BAŞBAKAN ve ona oy veren seçmen varsa…
Ülkeyi “laiklik karşıtı eylemlerin odağı” olan bir parti yönetiyorsa…
Komplo teorileri üreten bir iktidar ve binbir gece masalları gibi binlerce sayfalık iddianameler ile neyle suçlandığını bilmeden insanlar 3 yıldır içeride yatıyorsa…
Her fırsatta ülkenin huzurunu bozacak açıklamalar yapıp, ardından görülmemiş pişkinlikle ülkenin huzurunu bozmayın diyen siyasiler varsa…
Demokrasiyi amaç değil “araç”  edinenler, iktidara gelip demokrasiden bahsediyorsa…
Demokrasi, Cumhuriyete ve geçmişe küfür etmek zannediliyorsa…
Hukuka aykırı dinlemeler ve gözaltılar yapılıyorsa… Delilden şüpheliye gitmek yerine,  şüpheliden delil yaratılmaya çalışılıyorsa…

Masumiyet karinesi, “Suçsuzluğu kanıtlanana kadar herkes suçludur” sanılıyorsa…
İktidarın her türlü nimetlerini sonuna kadar kullanıp, mağdur ayaklarına yatılıyorsa… Makarna, kömüre tav olunuyorsa…
Daha da buralara gelmem diye artistlik yapıp, akabinde “sınırı” komple kiralamaya kalkıyorlarsa…
Çıkarcı ve yalakalar her türlü yanlışta alkışlıyorsa…
İşsizlik çığ gibi büyüyüp, ekonomi çökerken; yandaşlar zengin ve ihya oluyorsa…
Bildiğin kara, “ak” “pak” olmuşsa…
Özelleştirme adı altında devletin kurumları tek tek satılıp, borç azalacağına daha da çok artmışsa…
Aya gitmek dururken İmralı’ya gidilip geliniyorsa…
Halkın huzurunu refahını sağlayıp,  mağduriyetini gidermekle görevli olanlar; en ufak bir olayda ben mağdurum diye ağlayarak ortada dolanıyorsa…
Bir Laz, bir Çerkez bir Kürt “Ne Mutlu Türk’üm Diyene dediğinde “van minut” 36 etnik kimlik var denilip, etnik milliyetçilik yapılıyorsa…
Türklüğe hakaret ve aşağılama düşünce özgürlüğü; Türküm demek faşistlik ve ırkçılık sayılıyorsa…
Vatan namus ise eğer, namusunu korumak için askere gitmek yerine parayı verip askerlikten kaçılıyorsa… Yanlışı söyleyip eleştirdiğinde yandaşlar tarafından acımasızca eleştiriliyorsan…
Kendi cemaat liderlerini ya da oy verdikleri siyasi parti liderlerini kayıtsız şartsız destekleyip ilahlaştırırken; Atatürk’ü sevmek putperestlik oluyorsa…
Teröristle müzakere, TSK ile mücadele yapılıyorsa… İstiklal savaşı olmadı diyebilen kör cahiller varsa…
Ve bunun gibi bir dünya saçmalık ardı ardına yaşanıyorsa…
Hiç düşünme birader burası hangi Türkiye diye; Burası “İleri Demokrat Türkiye…”

Posted in Genel | Tagged , , | Leave a comment

Bağımsız Türkiye

Türkiye’nin dış politikada uyguladığı sıfır sorun politikası, ne yazık ki sıfır komşuya dönüşmüş durumda.   Bugün Türkiye’nin problemi olmayan komşularıyla bile artık bir problemi var.   Şöyle bir geriye dönün bakın, Kıbrıs meselesi yüzünden Rumlarla, soykırım masallarından dolayı Ermenistan’la, Ege’de Yunanistan’la, PKK kampları nedeniyle Irak’la daha önceden var olan sorunlara Suriye ve İran da eklendi.   Ermenilere verilen ticari ve siyasi (Akdamar kilisesini açılışı, mal iadesi vb.) tavizlerden, “İki devlet tek millet” dediğimiz Azerbaycan’ı bile küstürdük.

Türkiye’nin bırakın sorunlarını çözmesini, 15,20 yıl sonrasına yönelik milli bir dış politikası bile yok.  Kendi milli bir politikası olmayan Türkiye, AB-D müptelası bir politika izlerken, AB-D’nin Orta doğudaki karakolu gibi davranıyor.   Türkiye son 10 yılda dış politikada o kadar yanlış iş yaptı ki, Irak işgali öncesi Bush açık ve net bir şekilde bu bir “HAÇLI SAVAŞIDIR” demesine rağmen, tarihi boyunca Haçlı seferlerine dur diyen Türk milleti, ülkeyi yönetenlerin yanlış politikaları yüzünden Irak’ta, Libya’da bu seferlere ortak olmuş oldu.   İşin diğer bir acı yanı ise, Irak işgali sırasında Müslüman yüzbinlerce insanın ölümüne neden olan ABD askerlerini kahraman ilan edip, evlerine sağ salim dönmeleri için dua edenin, Müslüman bir başbakan olması ve akabinde Yahudi üstün hizmet ve cesaret madalyası almasıydı.   Oysa Erdoğan tarafından yapılan;  “Haçlı Seferleri, savaşlar ve çatışmalar değil, Doğu ve Batının, iki kültürün, iki medeniyetin, iki dinin birbirini doğrudan tanıma ilişkisidir” açıklamasıyla, ülkeyi yönetenlerin haçlı seferlerinden ne anladıklarını ve haçlı seferlerine bakış açılarını açıkça gösteriyor.

Her fırsatta “şahsiyetli dış politika”dan bahseden dışişleri bakanımız ise, şu an ABD’nin mesajlarını Ortadoğu ülkelerine ileten postacı durumunda.   ABD istiyor, o iletiyor.  ABD istiyor, Suriye’ye çatıyor.  Sıfır sorun deyip, yeni sorunlar yaratıyor.   400 yıldır savaşmadığımız ve hiçbir sorunumuz olmayan İran’la bile İsrail’i korumak için kurulan füze sistemleri yüzünden papaz olacağız.   Oysa Füze kalkanının Türkiye’ye zerre kadar faydası yok.  Faydası olmadığı gibi, Türkiye’nin savunmasını çok ciddi tehlikeye atıyor.   Daha önceki radar sistemi her yönden gelecek füze saldırısını tespit edebiliyorken, bu füze sisteminin yönü sadece İran’a bakıyor.

Yani İran’dan kalkan bir füze anında tespit edilecek ama Ermenistan, Yunanistan, Irak ve İsrail’den atılabilecek füzeler görülemeyecek.   İran kendisine bir saldırı olduğunda, kumandası ve kontrolü bizde olmayan ama Türkiye topraklarında olan radar ve füze sistemine kendini korumak adına haklı olarak saldırırsa, ne olacak?   Ülkeyi yönetenler ya akıl tutulması yaşıyor ya da BOP görevlerini layıkıyla yerine getiriyorlar.   Küresel elitler, Libya’da lojistik desteğini sağladıkları Türkiye’nin şimdi Suriye’de, sonrasında İran’da yapılacak müdahalede öncü olmasını istiyorlar.   Açıkçası Corç yerine, Mehmetler ölsün isteniyor.   Oysa Türkiye’nin İran ve Suriye ile ticareti, tarihten gelen ilişkileri ve ortak dini bir inancı var.  Bakmayın siz, bizim BOP eşbaşkanının ABD’nin isteği ile sağa sola kafa tutmasına.

Füze kalkanına kızıp İran doğalgazı kesse, kıçımız donacak.  Doğalgazın hepsini Rusya’dan alsak 3′ü 5 satacak, kazığın boyutu büyük olacak.   Kendi milli bir politikamızın olmadığını en somut örneği ise Suriye konusudur.   Daha düne kadar, sınırları kaldırdığımız, ortak bakanlar kurulu toplantıları yaptığımız Suriye ile de papaz olduk.  Oysa Suriye Devlet Başkanı, Erdoğan’ın boğazlarda ağırladığı, aile dostu ve kankasıydı.   Sonra birden bire, Erdoğan Esad’a diktatör demeye ve kankasına kazan kaldıran muhalifleri Türkiye’de ağırlamaya başladı.   Peki Türkiye’de gazeteci, yazar, aydın, hatta seçilmiş olan vekiller bile Erdoğan’a muhalif ve hükümeti yıkmaya çalışmak suçlamasıyla 3-4 yıldır içeride yatıyorlar. Üstelik bunların fiziki ve silahlı bir eylemleri de sabit değil. Şimdi bu muhalifler Suriye’ye sığınmış olsaydı, Suriye bunlara üs verip silahlandırsaydı Erdoğan ne derdi acaba?   Avrupa’da Türkiye’de insan hakları ihlallerine ilişkin bir karar açıklandığında, iç işlerimize kimseyi karıştırmayız diye veryansın edip, Suriye’li muhalifleri Türkiye’de ağırlayarak hatta Suriye bizim iç işlerimizdir diyerek Suriye’nin iç işlerine karışmaları ne kadar doğrudur.   Suriye ile ilgili hükümetin onlarca açıklaması var, hiç birine değinmeyeceğim.   Hükümetin bahanesi ne olursa olsun, ABD Dışişleri Bakanı Clinton’un “Biz Suriye işini Türkiye’ye verdik” demesi gören göz ve anlayan akıllar için kafidir, gerisi laf-ı güzaftır.

Ama yine de anlamayanlar için sormak gerek, Türkiye’nin işi ABD’nin verdiği görevleri mi yapmaktır?   Bir ülkenin milli bir dış politikası yoksa, devletin ve milletin çıkarlarından ziyade başka devletlerin çıkar ve amaçları öncelik oluyorsa, o devlette bağımsızlıktan söz edilebilir mi?

Levent Bulut

Posted in Genel | Tagged , , | Leave a comment

Vicdani Red

Hatırlarsanız “Vatandaş”ın  biri çıkıp Laik, Kemalist değerlere dayanan ordunun, dini inançlarına aykırı olduğunu belirterek görev yapmak istemediğini belirtmişti.
Adalet Bakanı Sadullah Ergin ise  AB’yi bahane ederek,  Milli Savunma Bakanlığı’nın  vicdani red ile ilgili çalışmalar yaptığını açıklamıştı.
Vatan borcunu ödemekten kaçan sözde aydın ve vicdancılar ile, İslamcı geçinen çevreler hemen bu konunun üstüne atlayıp, kararının daha çok imani nedenlerden olduğunu vicdani retçiden çok “imani” ya da “İslami red” kavramının kullanılmasının daha doğru olduğunu söylemişlerdi.
Zaten İslam’ı bir kendileri biliyorlar ya, her konuda ahkâm kesip her konuya dini alet ediyorlar.


Türkiye’de mi yaşıyorlar,  hayaller alemin de mi yaşıyorlar şaşırıyorsun..
Bu çevrelerin asker ve askerlik ile ilgili sorunları var..
Bu aydın geçinen ama ortaçağ zihniyetindekiler bu konuda öyle şeyler yazıp söylemişler ki, yazdıkları karşısında ben  utandım.
Bunlara göre; Her Türk erkeğinin yaptığı askerlik eğitimi, kişilik ve ruhsal bozukluklara yol açtığı gibi her hangi bir emir sorgulanamıyormuş.
Her emire kayıtsız şartsız itaat etmek zorunda kalınıyormuş.
Hadi Türk toplumunu tanımıyorsun bari İslam tarihi oku, İslam’ı anla..
Peygamber ocağıdır kışlalar. Her emire itaat etmek zorundaymışsın. Açın bakın Uhud savaşı ve sonuçlarına. Uhud’da okçuların sebep olduğu mağlubiyeti hatırlayın..
Bu savaşın sonunda her ne olursa olsun ordu içinde disiplin ve emire itaat etmenin gerektiği görülmüştü.
Askerlikte disiplini en iyi uygulayan TÜRK Milletidir. O yüzdendir şanlı tarihimiz nice zaferle dolu. O yüzdendir kurtuluş savaşında “Ben size ölmeyi emrediyorum” diyebilen kumandanımız ve o emri sorgusuz sualsiz yerine getirip ülkenin kurtulmasını sağlayan neferlerimiz var.
Toplumumuzda her erkeğin yapmakla zorunlu olduğu görev dışında erkek olmanın gereğidir askerlik.
Askerlik yapmak isteyip de herhangi bir özründen dolayı askerlik yapamayanlar dışında Bir erkek 1)Sünnet olarak 2) Askerlik yaparak tam erkek olmuş sayılır. İkisinden biri özür dışında eksikse erkek sayılmaz.


Toplumumuzda askerliğini yapmayana kolay kolay kız da iş de vermezler.. Askerlik bir erdemdir çünkü.
Kişiliğin gelişiminde katkısı olur. Unutamazsın anılarını tekrar çağırsalar yine giderim dersin.
Serseri gidersin uslanmış gelirsin. Varı yoku öğrenirsin. Her çeşitten insanla karşılaşırsın, mevziini paylaştığın arkadaşın Kürt de olabilir Laz da..
Silah arkadaşındır, namusundur, ekmeğini paylaşırsın..
Evinde, sofranda dua etmeyi unutursun da askerde hiçbir yemeği dua etmeden yemeye başlamazsın.. “Allah Allah” nidaları ile vatanına göz koyanlara saldırıp kurşunun önüne Allah’ın adını alarak atarsın kendini.. Vatan borcu namus borcudur, namus vatandır ve beklenilir.


Ama, Vicdana bakın ki her Türk vatandaşı gidip nöbetini tutarken, vicdani redden İslami redden bahsedenler sıcacık yataklarında hangi vicdani, hangi dini duygular içerisinde yatacaklar acaba?
Herhalde yatmadan önce okuyup üflemek düşmana karşı yeterlidir.
İman ve din vatanı koruyarak yaşatılır. Askerden kaçmak için dini alet etmek, dine hakaret ve küfürdür.
Vicdanı alet etmek ise vicdansızlığın ta kendisidir.
Vatandaşlık görevidir askerlik. Vicdandan bahsedip askerlik yapılmayacaksa, o zaman ben de bu hükümetin politikalarını beğenmediğimi, teröristlerle görüştüğünü,işsizliğe çare olamadığını, devlet dairelerini yandaşlarla doldurduğunu söyleyerek, vicdanım el vermiyor ödediğim vergiler karşılığında ülke iyi yönetilemiyor deyip vergimi ödemeyeyim.
Hep söylüyorum kendilerine Müslümanlar, olaylara kendi açılarından bakıyorlar diye.. Ordu ile uğraşanlar, havadan nem kapanlar öğrenin artık.. Türk milleti Asker Millettir. Milletle uğraşmaktan vazgeçin..

Posted in Genel | Tagged , , , , | Leave a comment

Décapiter

Fransa’da çok meşhur bir sözlük vardır; Larousse
Bu sözlükte bir kelime var; “Décapiter”…
Bu kelime, 1931 yılındaki sözlükte; “boynunu vurmak” diye ifade ediliyor.
Kelimenin bir başka anlamı daha var; “Kazığa oturtmak”, yani sivri bir kazık hazırlamak ve kazığın bir ucu insanların ağzından çıkacak şekilde üzerine oturtmak. Vahşi bir uygulama.
Burada, kazığa oturtmak deyiminin manasını açıklığa kavuşturmak için örnek veriliyor: “Türkler, bugün bile esirlerini kazığa oturturlar.”
Atatürk bunu öğrenince, Fransız Büyükelçisi”ni yemeğe davet ediyor.
Elçi, diğer elçilere böbürleniyor, hava atıyor; Atatürk tarafından davet edildiği için.
Köşke geliyor, yemekler yeniyor.
Atatürk tabii bir şekilde, Elçiye bu kelimenin anlamını soruyor. O da bildiği anlamı söylüyor.


Atatürk; “Kelimenin başka bir anlamı var mı?” diye sorunca, Büyükelçi; “Bunu söylemek için sözlüğe bakmam gerekir” diyor.
Atatürk; daha önce hazırlamış olduğu ve çalışanlarına öğütlediği şekilde Larouse”u getirtip, Büyükelçinin önüne koyduruyor. Elçi, daha işin nereye kadar gideceğinin farkında olmadan hevesle okumaya başlıyor. Ancak kelimenin karşısında “kazığa oturtmak” konusunda verilen örnek cümleye gelince, ancak yarıya kadar okuyabiliyor ve yarısından sonra yutkunarak Atatürk”ün yüzüne bakıyor.
Atatürk diyor ki: “Demek ki biz Türkler; bugün de esirlerlerimizi kazığa oturtuyoruz öyle mi, öyle mi sayın Sefir? Sözlüğünüze böyle yazmışsınız, bu doğru mu?”
Sefir, hemen sözlüğü biraz karıştırıyor ve bir kaçamak noktası bularak diyor ki; “Efendim bu sözlük; Katolik Kilisesi”nin matbaasında basılmış, bildiğiniz gibi biz laik ülkeyiz, kilisenin yaptıklarının bizim hükümetimizle bir ilgisi yok. Bizi ilgilendirmez ve biz kiliseye karışamayız.”
Atatürk: “Öyle mi, siz laik bir ülke olduğunuz için demek ki kiliselere karışamıyorsunuz. Öyleyse ben de yarından itibaren İstanbul’daki kiliselerin kapılarına koca birer kilit astırıyorum” diyor.
Bunu duyan Sefir, birden ayağa kalkıyor ve; “Ekselans, protesto ederiz” diyor.
Bunun üzerine Atatürk; “Hani sizi ilgilendirmiyordu, karışmıyordunuz?” diyor ve ilgililere dönerek; “Sefire yolu gösterin” diyerek, bir anlamda onu kovuyor.
Sonra ne mi oluyor?
Tabii Fransız hükümeti; laiklik söylemlerini bir tarafa bırakıyor, hemen o sözlük toplatılıyor ve yeni baskısında o cümle çıkarılıyor.
Türkiye Cumhuriyeti kurulalı 8 yıl olmasına rağmen, Fransa gibi dönemin güçlü bir devletinde yayınlanan ama Türk milletini barbar gibi gösteren ifadeyi çıkarttırabiliyor. Tıpkı, Kanuni’nin Fransa’da ortaya çıkan ama yeniçeriler arasında yaygınlaşan dansı Fransa’da yasaklattığı gibi.
1 yıl sonra 1932′de Milletler Cemiyeti Türkiye’nin cemiyete katılması önerisinde bulunur.
Gazi Mustafa Kemal : “Başvurmayı düşünmüyoruz fakat davet ederlerse katılırız.” der.
Topluluk, `başvurma zorunluluğunu uygulamaktan ilk kez vazgeçer ve 43 üyenin oybirliğiyle Türkiye’nin topluluğa davet edilmesine karar verir. Bu davet üzerine Türkiye, Milletler Cemiyeti’ne katılmayı kabul eder.
80 yıl önceki durum böyleyken, bugün 50 yıldır AB’nin kapısında üye olmak için bekleyen ve taviz üstüne taviz veren bir Türkiye var. 80 yıl önce rahatsız olduğu ifadeyi başka bir ülke de yayınlatılan sözlükten çıkartabilen Türkiye , bugün burnunun dibinde bulunan kamplara dokunamıyor. Kamplara dokunamadığı gibi, karakollarımıza komşu ülkeden saldırılar düzenlenip şehitler verdiğimizde peşlerinden dahi gidemiyor.
Bölge lideriyiz dünya liderine sahibiz deyip de, nerden nereye geldiğimizi göremeyenlere ithaf olunur.

Posted in Genel | Tagged , , , , , , | Leave a comment

Türkiye Neden Taşeron Ol(a)madı?

Suriye’ye müdahale konusunda Türkiye’yi taşeron olarak kullanmak isteyenlerin planları şu ana kadar tutmadı.
Peki ama neden?
Şöyle bir düşünün…
Halkın yarısının oylarıyla iktidara gelmiş bir hükümet varken, O hükümetin üyeleri bulduğu her fırsatta Suriye konusunu gündeme getirip savaşı dillendirirken,
Sorgusuz sualsiz hükümete inanan ve oy veren insanlar varken,
AB/D koalisyonu Türkiye hükümetinin arkasındayız derken, üstelik Suriye’de milletimizin tepki vereceği provokasyonlar  yapılırken,
Ülkeyi yönetenler, neden Suriye’ye karşı müdahalede bulunamadı dersiniz?

 Bunun iki nedeni var. Birincisi Milletimiz Suriye’de bir iç savaş ve ayaklanma olmadığının çok net bir şekilde farkında.
İkincisi ise sermaye grupları savaşta para kaybedecekleri korkusuyla destek vermediler.


Bu yüzden müdahaleye zemin için gerekli şartlar, bir türlü sağlanamadı.
Oysa birazcık milletimiz müdahale konusunda destek verse, sermaye grubunu ikna etmek daha önce de söyledikleri gibi, “Bitaraf olan bertaraf olur” denilerek çok kolay sağlanırdı.
Ama milletimiz destek vermediğinden, BOP’çular şu an Suriye’de çamura batmış durumda.
Libya’ya müdahale eden küresel güçler ise şunu çok iyi biliyordu; Suriye halkı Libya’daki gibi değil. Bilinçliler. Oynanan oyunları görüp, sevsin ya da sevmesinler Esad’ın arkasında duruyorlar. Rusya ve Çin’in savaş tehdidi ise cabası.

 Oysa Türkiye’nin müdahalesi; İki komşu ülkenin savaşı demek ve bu savaş da taraf olmayacak olan bir NATO, aynı zamanda üyeleri olan Rusya ve Çin’in zaruri olarak aradan çekilmesi demekti.

Bu yüzden Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesi, küresel elitler için hayati önem taşıyordu.
Uyum yasası adı altında, Milletimizin ve devletimizin değer yargılarına ters gelen kanunları AB istedi diye, bir bir geçirenler için ise bu kez durum farklıydı.
Bu sefer söz konusu olan kendi ordumuzun, Mehmetçiğin elinde silahıyla Müslüman bir ülkeyle savaşmasıydı.
Şu düşünülebilir. Daha önce NATO’nun Libya’da ne işi var deyip, sonra tam destek verdiler. NATO Müslüman bir ülkeyi bombalarken, bizimkilerde bavulla para gönderiyordu. Bu bile açık ve netken kimse, “Sen ne yapıyorsun” demedi. Sorgulamadı. Libya Müslüman ülke değil miydi denilebilir. Ama burada, şu var. Türkiye Libya müdahalesinde direkt savaşan bir ülke değildi.
Libya’da NATO’ya verilen desteği öyle ya da böyle anlamayıp sorgulamayan insanlarımız, Suriye ile savaşta Mehmetçikler şehit olmaya başladığında sorgular. Sen ne yapıyorsun, niye savaşıyoruz kime hizmet ediyoruz demeye başlardı.
Ülkeyi yönetenler de bunu çok iyi bildiklerinden Türkiye’de hemen her grubun desteğini almaları gerekiyordu.
İşte bu desteği alamadılar. Milletin ve sermaye gruplarının desteğini alamayanlar adım atamadı, dolasıyla küresel güçler de tıkandı kaldı.
Dünya lideriyiz, dünya ülkesiyiz, dünya liderine sahibiz diyoruz ama işin acı yanı;
Bir yanda çıkarları için dünyanın öbür ucundan gelip Ortadoğu’ya çöreklenenler, diğer tarafta on binlerce kilometre uzaklardan gelip çıkarları için dur deyip, karşı çıkanlar. Aralarında da kendi çıkarları yerine, başka devletlere taşeronluk yaptırılmak istenen Türkiye var.
Ama şu da bir gerçek ki milletimiz uyanık olduğu sürece, hiç bir zaman başka devletlerin çıkarlarına hizmet etmeyecek ve taşeron olmayacaktır.

Ne mutlu ki Türküm ve uyumuyorum diyenlere..

 

Posted in Genel | Tagged , , , , , | Leave a comment

Küresel Oyun Suriye’de Neden Tutmadı?

Küresel Güçlerin Libya’da oynadığı oyun Suriye’de de sahneye konuldu ama şu ana kadar bir türlü tutmadı. Peki ama neden?
Libya’nın arkasında durmayan Rusya ve Çin neden Suriye’nin arkasında durdu dersiniz? Bunu anlamak için Güvenlik Konseyinde Suriye konusundaki yaptırımları reddeden iki ülkenin, Libya’da ne gibi çıkarları vardı da, hangi sebeplerle sessiz kalmış olabileceklerine bakmamız gerek.
Önce Rusya’ya bakalım. Kaddafi döneminde Libya ile Ukrayna arasında imzalanan tahıl karşılığı petrol ve petrol ürünleri takası yapmayı sağlayan bir anlaşma imzalanmıştı.
Enerji bakımından Rusya’ya bağlı Ukrayna böylece Rusya’nın hem maddi hem de her fırsatta kullandıkları enerji kartı baskısının kırılmasına sebep oluyordu.
Bu anlaşma Rusya’nın çıkarlarına aykırıydı. Rusya Kaddafi yönetiminin bu anlaşmadan vazgeçmesi için çabalara girdiyse de Kaddafi geri adım atmadı.

 

Tabi daha sonra her ne kadar Kaddafi’ye yapılan operasyonlara karşıyız dese de Suriye’deki gibi Rusya’nın sesi net ve gür çıkmadı.
Çünkü Muhaliflerin Kaddafi’nin yapmış olduğu anlaşmaları yok sayacağını söylemeleri bile Rusya’nın sesini kısmaya yeter de artardı. Ve öyle de oldu.
Çine bakalım; Kaddafi’ye operasyonlar başlamadan önce Libya, Çin ile ABD’yi rahatsız eden milyar dolarlık silah anlaşması imzalamıştı.
Operasyonlar başladığında Çin, neden sessiz kalıp Suriye’deki gibi sesini yükseltmedi dersiniz? Üstelik Libya’da çok büyük yatırımları varken?
Bunun da açık ve net cevabını Çin Dışişleri’nin açıklamasında görüyoruz.
Çin Dışişleri, muhaliflerin Muammer Kaddafi devrilmeden önce varılan tüm anlaşmalara uyacağı taahhüdünde bulunduğu açıklamasıyla anlıyoruz.
Yani küresel güçler –muhalif- kukla yönetim aracılığıyla Rusya’ya yönetime gelince Ukrayna ile yapılan anlaşmayı iptal edeceğiz derken, Çin’e de sizle yapılan anlaşmamız geçerlidir denerek payları veriliyordu.
İşte bu sebeplerden dolayı Libya’da sessiz kalan Rusya ve Çin, söz konusu Suriye olup da müdahale çıkarlarına uymadığında Güvenlik Konseyinde yaptırımları reddedebildiler.
Suriye’ye yapılacak müdahalenin zararı yok gibi görünse de, faydası da olmadığından Çin “Hayır”derken, Rusya çok daha sertleşerek, savaş gemilerini bile gönderdi.
Peki neden?
Esad’ın kara kaşına, kara gözüne hayran oldukları için savaş resti çekmiş olamazlardı.
Rusya’nın bu kadar sertleşmesinin nedeni, Suriye sahilindeki Tartus’un, Rusya’nın Akdeniz’de donanmasına ev sahipliği yapan tek üs olmasıydı.

Yapılacak müdahale sonrası ülkeyi yönetecek AB/D ye bağlı kukla yönetim tarafından üssün kapatılması ihtimali bile, Rusya’nın müdahaleyi açıkça savaş sebebi sayacağını ilan etmesi için geçerli nedendi.
Diğer yandan Suriye yönetimi, Sovyet döneminden kalma 12 milyar dolar borcu Rusya’ya ödeme sözü de vermişti.
Görüldüğü üzere çıkarları birleşince Kaddafi’yi umursamayanlar, çıkarlarına ters geldiğinde savaşı bile göze alabilmişlerdi.
Rusya ve Çin’in tepkisinden dolayı farklı bir senaryo ortaya koyan küresel elitler ise, başka çareleri kalmadığından işi, açıkça Türkiye’ye verdiklerini söylediler.
Küresel güçlerin taşeron olarak kullanmak istediği Türkiye’de ise şu ana kadar Suriye’ye müdahale için henüz bir kamuoyu oluşmuş durumda değil.
Ama küresel elitler, umutla ve iştahla Türkiye’nin taşeronluğunu beklemeye devam ediyorlar.

Posted in Genel | Tagged , , , , , , , , | Leave a comment

Hangi Yargı?

Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, “Darbeye teşebbüs ve terör örgütü kurmak ve yönetmek” iddiasıyla tutuklandı.
TSK düşmanları, demokrasi ve hukukun üstünlüğünden bahisle bağımsız yargı naraları atarken, “Cumhurbaşkanı” ve aynı zamanda “Başkomutan” olan Gül ise, Başbuğ’un tutuklanmasıyla ilgili olarak; “Türkiye’de anayasa, kanunlar ve bir hukuk düzeni var. Bu hukuk düzeni içinde bir yargılama sürecine şahit oluyoruz. Bağımsız yargının devam ettirdiği bir yargılama süreci var. Dolayısıyla herkes hukuk karşısında eşittir” dedi.

 


İyi güzel de, insan sormadan edemiyor; herkese eşit olan hangi hukuk ve yargı diye?
Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda “Bu yargıya güvenmiyoruz” denilen yargı mı? Yoksa Silivri’de kurulan yargı mı?
Hiç kimse hesap sorulamaz değildir derken; “Cumhurbaşkanı da olsa yargılanmalı” diyebilen, ama başına gelmeyen kalmayan ve kötü niyetli  ilan edilen  yargı mı”? Yoksa her gün cumhuriyete, Atatürk’e hakaret edenlere sessiz kalan yargı mı?
Koca koca paşaları davet etseler adliyeye gidebilecekken, evlerinden alan  ve  tutuklayan yargı mı?
Yoksa İmralı’nın talimatıyla dağdan inenleri, davulla zurnayla karşılatıp  pişman değilim diyenleri serbest bırakan  Habur yargısı mı?
Arama yapılırken, pasta börekle karşılanan ve daha sonra şüphelilerinin her biri serbest bırakılan keriz  feneri yargısı mı? Yoksa hizbullahcıları serbest bırakan yargı mı?
Hukuk herkese eşit diyor ya Cumhurbaşkanı,  bu nasıl bir hukuk ki, birine başka diğerine başka oluyor. Hukuk bir iyi, bir kötü olmaz. Kötüden de zaten örnek olmaz.
Şimdi bunlar  hangi hukuk ve bağımsız yargıdan bahsediyor olabilirler acaba?

Levent Bulut

 

Posted in Genel | Tagged , , , , , | Leave a comment

Hangi Milletin Vekilisiniz?

Yürüyorum, bir yandan da kendi kendime soruyorum. Ne olacak bu memleketin hali diye. Üzülüyorum…
O kadar da yazdık, çizdik, söyledik. Anlatamadık derdimizi. Kızıyorum…
Aslında anlattık ama anlamadılar. Anlamak istemediler ya da işlerine geldiği gibi yorumladılar. Biliyorum…
Karşımdan kalabalık bir grup lise öğrencisi geliyor. Aralarında konuşuyorlar. Herhalde dersten kaçacaklar. Belli ki maç yapacaklar.
Acaba her biri Türk mü, yoksa Kürt mü ? Kendi aralarında bunun Hiç önemi yok.
Düşünüyorum, mahalleye, evimizin yanına taşınan komşuya hoşgeldine gidiyoruz. Türk müsün Kürt müsün birader demiyoruz.
Kız alıp kız veriliyor, Düğünlerde zeybek de oynanıyor, lorke de.. Horon da tepiliyor, halay da çekiliyor. Üç ayağı da birlikte oynuyoruz, Kasap havasını da..
Yan yana namaz kılıyoruz, aynı sıralarda oturuyoruz.
Kazada, hastalıkta, doğumda ölümde, Kavgada hep birbirimizin yanındayız.
Bazen suyu, bazen ekmeğimizi paylaşıyoruz. En dara düştüğümüz zamanlarda birbirimizin yardımına koşuyoruz.


Aynı üniversitelerde aynı dersleri görüyoruz. Okuldan çıkıp aynı yere birlikte geziye, eğlenmeye gidiyoruz. Üzüntümüzü ve sevincimizi ortak yaşıyoruz. Öğretmen, doktor, memur, avukat, esnaf, şoför, gazeteci asker, polis de olabiliyorlar, başbakan cumhurbaşkanı da. Tüm bunların hepsi bu ülkede yaşanmıyor mu?
Yaşanıyor…
Ama bütün bunlar yetmiyor olacak ki; “Ne mutlu Türküm” demek ırkçılık sayılıyor. Sen “Ne mutlu Türküm” dersen, o da “Ne mutlu Kürdüm” der, deniyor.
Yetmiyor, dağda gezip sadece tip bozukluğundan 16 sene yemeleri gerekenler kahramanlar gibi karşılanıyor.
Yetmiyor, terör örgütü ile görüşmeler yapılıp, o görüşmelerde sizinle uğraşan ordu içeride itirafı yapılıyor.
Bunlar da yetmiyor, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç çıkıp “Kürtlerin siyasi ve kültürel haklarının tümü verilecek. Bu bir bahşiş, ulufe değildir. Kimliğini tanıdığınız insanın bütün haklarına da saygı göstereceksiniz” diyor.

Yukarıda saydığım onlarca şey olup yaşanırken, verilmiş olanları tekrar veremeyeceklerine göre…
Arınç bu açıklaması ile acaba “Ana dilde eğitim ve özerkliği tanıyacağız” mesajı mı vermek istiyor diye düşünmeden edemiyor insan…
Öyleyse eğer; özerklik ve ana dilde eğitim, etle tırnağın ayrılmasından başka bir şey değildir.
Bunun aksini iddia eden olsa olsa ya bölücüdür ya da ahmak…
Diğer yandan TBMM’de açıklama yapan Arınç’a milletin seçtiği bir vekil çıkıp da, “Siyasi ve kültürel hakları zaten var. Bunların neresi eksik ve yetmiyor. Siz neyi kast ediyorsunuz, neyi vereceksiniz” diye sormaması ise ne kadar manidar değil mi?
Uyum içinde çalışma bu olsa gerek.
Sormak lazım mecliste bulunan vekilllere siz acaba hangi “Milletin” vekilisiniz diye?

 

Levent Bulut

Posted in Genel | Tagged , , , , | Leave a comment